düşLE olarak daha önce yapmadığımız bir tarzı deneyeceğiz ustam Kenan Kalecikli ile söyleşirken. Daha önceden hazırlanan soru yok, plan yok, program yok. Teknolojinin bize sağladığı olanaklarla "gittiği yere kadar" mantığıyla sürdüreceğiz söyleşimizi. Laf lafı açacak yani kısaca. Ama bir girişe gereksinmem var şimdi.
Kenan Kalecikli 1995'den beri kendi yayınevinden yayımladığı kitapları ile sınırlı sayıda insanın bildiği bir yazar. Ama bilen de bırakamaz ve kimselerin bilmemesine aldırmadan "usta" der ona. Ve sevdiklerine över hemen. Bu, bir anlamda yeraltı reklamcılığıdır ve inancım en yararlı reklâm olduğu yönündedir. Çünkü kâr güdüsü yoktur ve sadece duygularla beğenilerdir konuşan. Çıkarsız sevginin üretgenliğidir bu.
Kenan ustamın okuduğum ilk kitabını bana 2000'in Mart ayında çok sevdiğim bir arkadaşım, doğum günümde armağan etmişti. Doğum günlerinde hep "güzel" armağanlar verildiğini bir kez daha anladım "Kartpostal Yazılarını" bir çırpıda okuduğumda.
"(...)
Sen...
Akşamın alacasında
ya da gecenin giz dolu sessizliğinde
hüzünler dayanılmaz ağırlığıyla çökünce,
uğruna uslanmaz çocuklar gibi ağladığım...
(...)"1
Barış Kuran: Sevgili ustam, yazılarınızdan sizi tanıyan insanlar bile size dair pek bir bilgiye sahip değil. Hoş, eserleri bir yana bırakıp yazarını tanımanın da anlamı yok bir bakıma ama hem bir giriş hem de özgeçmişinizin üslubunuza yarattığı etkileri sonradan değerlendirmek açısından böyle başlamak istiyorum söyleşimize.
Kenan Kalecikli: Sevgili Barış, bu bir tavır aslında. Ben yazarın kim olduğunu önemsemem. Kimdir? Nerede doğmuştur? Nasıl yaşar? Hangi okullarda okumuştur? vs. Bu olsa olsa yazara ilişkin magazin kokan bilgilerdir. Ya da bir öğrencinin yazarın bir yapıtının özetini çıkardıktan sonra öğretmenin istemiyle özgeçmişini araştırması bakımından önem taşıyabilir, hepsi bu! Aslolan yazarın ortaya koyduğu üründür, öyle olmalıdır. Sözgelimi, Murathan Munagan çok iyi bir yazardır, her zaman severek okurum onu. Çevremde inanılmaz bir tepkiyle cinsel kimliğinden dolayı dışlandığını gördüm. Bunlar gerçek edebiyat okuru değillerdi elbette ama çok yadırgadığımı da belirtmeliyim. Bu nedenle yazarın kim olduğunu önemsemem diyorum. Aslolan sanatsa, o zaman ortaya konan yapıtın sanat değeri birincil önem taşımalı değil mi?Ben özellikle gizemli kalmak için bir çaba içinde değilim, hiç olmadım.Bundan bir yıl öncesine kadar cep telefonumun numarasını kitaplarımda yayımlıyordum. Bu, dünyada bir ilkti. Nicesi şaşkınlığını gizleyemedi. Gerçekten de beni çok büyük sıkıntıların çıkmazlarında bırakabilecek bir girişimdi bu. Okurumdan saklanmadım hiç. Aykırılık benim doğamda var. Zorlama bir şey değil bu. Kitaplarımda kendime ilişkin bir bilgi demeti sunarken, "Bir dünyalı o" diye başlamam biraz da bu nedenledir. Okurumun benim kimliğimle değil, ortaya koyduğum ürünle ilgilenmesini istememin, kendimi ikinci plâna çekme çabamın da bunda payı var.
Barış Kuran: Söylediğiniz gibi kişinin birincil olarak incelenmesine ben de kesinlikle karşıyım ustam. Ancak bu biraz da okuyucunun tavrıyla ilgili değil midir? Örneğin Yaşar Kemal'in Çukurova'da doğup büyüdüğünü bilmek onun yazılarındaki karanlık yanların aydınlanmasını ve okuyucunun farklı bilgileri eserle birleştirip daha çok sarsılmasını sağlamaz mı? Yazarın doğduğu iklim, yaşadığı ortam ve tarih dönemi sözcüklerinin süzgecini anlamamıza yardımcı olmaz mı? Murathan Mungan'ın şiirlerini okurken yakalanması gereken rüzgâr belki onun cinsel kimliğini bilmemizden geçiyordur. Yazarı anlamak için, -ki yazardan kasıt özellikle bir şairse bu daha da önemli- yazarı kısmen tanımak gerektiği düşüncesindeyim. Ama bu gerekliliği "magazin olsun" mantığıyla ele alanlara yaklaşımım aynı sizinki gibi "edebiyat okuru" olmadıkları yönünde olacaktır zaten. İnsan; dil, din, ırk ve cinsiyetten önce insandır en başında. Barış Manço'nun da bir şarkısında taşladığı "senin memleket nire?" sorgusunun ve bu sorgunun yanıtına göre bireye sergilenecek tavrı siz de kendinizi "bir dünyalı" olarak tanımlayarak gerçekleştirmişsiniz. Peki farklı bir açıdan Albert Camus'un da "Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir." 2 genellemesiyle desteklediği bu hümanist tutum, sizin aykırılığınıza zarar veriyor mu? Çünkü aykırıklar sonuçta toplumun bellediği kuralların bireysel olarak kabul edilmemesiyle başlar. Ne dersiniz?
Kenan Kalecikli: Anladım. Haklısın da. Aslında aynı kaygılar içerisindeyiz. Ben özgeçmiş bağlamında yazılanları anlamsız bulduğum için tepkiliyim, senin gibi. Yalnız, burada bir açılım getirmem gerekir sanırım: benim yaşama karşı protest tavrımın bir yansımasıdır kendiliğinden gelişen gizem... Adına madde dini dediğim kapitalist vahşete karşı nice insanda gördüğüm yabancılaşmaya, maddeci kirlenmeye karşı sergilediğim duruş, sıradan bir özgeçmiş boyutunda kalmama engel aslında. Her şeyden önce ben aşkı yazan bir insanım. Aşkın tek sığınak olarak algılandığı bir yaşam biçiminde bildik özgeçmiş sığlığını kusuyorum iyiden iyiye.Gerçek anlamda bir özgeçmiş hazırlama kültürü yok bizde. "Nerede doğdu, hangi dergilerde yazdı, ilk kitabını ne zaman çıkardı..." türünde bir tanınmayı anlamsız ve içi boş buluyorum. Benim kültürel donanımımın beslendiği kaynaklara ilişkin bir dökümse söz konusu olan, buna sözüm olmaz elbette.
Önce dünyalıyım, sonra Türkiyeliyim. İnsanı yıkan, azaltan, çürüten bütün etkenlere karşı savaşıyorum. Yeryüzündeki bütün karmaşanın nedenlerini iyi biliyorum. Sonra ülkeme ve ülkemin üzerinde oynanan oyunlara karşı duyarlıyım. Benim kültürümü oluşturan etkenler bunlarla besleniyor. Hep böyle oldum.
Madde dinine karşı direnişimin kendimce güçlü olması, dahası var olduğuma inanmam için ruh ikizimi bulmam gerekir. Bu durumda aşk kimlik kartımın çok önemli bir ögesi olarak devreye giriyor. Bunlara önem veriyorum. Değilse, özgeçmişim yok benim! Buna öylesine inandım ki hiçbir etken direnişimi kıramıyor, kıramaz. Tek bireyselliğim bu değil elbette (Bireysellik bireycilikten başka bir şeydir, yazık ki bunu karıştıran çok kişi gördüm.) Eğer varsam, insana ve bütün canlı türlerine duyarlı olduğum içindir. Bu iletinin altında yatan birikimi yazıyorum işte. Bir sokak çocuğunun hangi etkenlerle suç ögesi durumuna geldiğini, hızla çürüyen ve çöken aile kurumunu sorguluyorum. Çarpık ilişkilerin topluma hangi bedelleri ödettiğini resmediyorum her kitabımda ayrı ayrı. Kısacası, bir yazarın özgeçmişi hazırlanacaksa öğrencilerin ödevlerinden başka bir şey olmalı bu.
 |
Barış Kuran:Kenan Kalecikli okuyan zaten ilk cümlesinde bir "aşk" sözcüğü bulundurur onu anlatırken. Siz de böyle yaptınız ve özgeçmişinizi aşka bağladınız. Aşkı konuşacağız bolca. Ama hemen o büyük kara kaplı kitabı açmak istemiyorum. Aşktan daha önemli bir konu zihnimde yok ve ben bu yüzden aşkı sona saklamak istiyorum.
"Madde dini..." Soyutun gittikçe yerini somuta bıraktığı bir çağ... Sanatın kör kuyuya düştüğü, erdemlerin yerle bir olduğu bu televoleci düzen... Sanatı da emeği de sömüren, kavgaya kışkırtan sonra da cezalandıran toplumsal yaşam biçimi. Böyle bir dönemde yazar olmanın, yapıtlarla insan duygularını beslemeye çalışmanın zorlukları neler?
düşLE Forum'daki bir açıklamanızda Türkiye'nin %2,5'inin kitap okuduğunu söylemişsiniz. Aşağı yukarı doğru bir istatistik. Sonuçta olayın ekonomik etkisi çok büyük, -ki benzer bir istatistiğe göre Türkiye'nin %90'ıyoksulluk sınırında ya da sınırın da altında. Yani bu %90 sadece karnını doyurabiliyor. Bu da bu insanların karar verme ve seçme özgürlüklerini sıfıra indiriyor, toplumu köleleştiriyor. Bilinç gittikçe düşüyor. Sonuç, televoleci zihniyetin zaferi. Yazar, her şeyden önce böyle bir kitleye karşı kalemiyle karşı durmaya çalışıyor. Hatta "yazar" olarak nitelendirilen isimlerle bile savaşmak zorunda kalıyor.
Kenan Kalecikli: Madde dini... Bir başka anlatımla insanın en müthiş sınavı... Kimin ne kadar insan kaldığına ilişkin yüzlerce yıldır yürekleri sınayan ilkellik...
Kapitalizmden önce de vardı bu ilkel din. Nicesi daha ilk sınamada yenildi, kendine yabancılaştı, ömrünü bu anlamsız, ilkel ve yabanıl dinin kuşatmasında geçirdi de adına "yaşamak" dedi. Ben günümüzde madde dininin en belirgin görüntüsü kapitalizm olduğu için madde dini kavramıyla buna vurgu yapıyorum. Marks, birçok yazısında insanın kendine yabancılaşmasını inceledi. Bu konuda en kapsamlı yazansa Erich Fromm'du. Kitaplarında bıkıp usanmadan anlattığı, madde dininin insanı güzele, iyiye, doğruya ama en başta kendine aykırılaştıran yabancılaştırmasıydı. Aslında bu düşünürlerden önce tek tanrılı dinlerde de maddeye karşı bir tavır vardır. İnsanı iyiye yöneltmenin altında yatan gerçek, kendisi olmasıydı. İnsan iyidir çünkü... Günümüzde eğer yaşadığımız gezegen bir çöplüğe dönüştüyse, bunun nedeni insan görünümündeki ama aslında insana çok uzak düşmüş, kirlenmiş, hasta ruhlu yaratıkların (ben bunlara dördüncü tür yaratıklar diyorum) yeryüzündeki egemenliğidir. Bundandır, Afrika'da 30 milyon insan açlıkla boğuşuyor, ortalama insan ömrü 35'lere kadar düşebiliyor. Hergün 24 bin insan açlıktan can veriyor. Uygar sandığımız ülkeleri yönetenlerse, gözlerini sımsıkı yummuşlar gibi bu insanlık dramını görmezden geliyorlar. Bunun adı vahşettir. Kapitalizmin en ileri aşaması olan sömürgecilik, bir insanlık suçudur ve temelinde kapitalizm vardır. 18. yüzyıla ait haritaları incelerseniz, baştan sona bütün Afrika'nın, Hindistan ve Çin başta olmak üzere birçok Doğu ülkesinin sömürge olduğunu görürsünüz. O dönemde İngiliz sömürgeciliği çok etkindi. Günümüzde ise İngiltere, Amerika'nın işlediği insanlık suçlarının bir çoğunda bu ülkeyle işbirliği yapmakta. Özetle söylemek gerekirse, madde dini önce bireyi kirleterek kendine yabancılaştırır, hasta eder, sonra bütün dünyayı kirlenmiş yaratıklarla doldurarak çöplüğe dönüştürür. Sonuç, bugünkü dünyadır!
İşte ben buna baş kaldırıyorum. Ne yazdığımı biliyorum, neden yazdığımı da... İnsanı savunuyorum, kirlenmemeye kararlıyım, herkesi de bu direnişe çağırıyorum. Büyük etikçi Albert Camus'un bir sözünü anımsadım şimdi: "İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm." diyordu bilge. Aşk bu bağlamda önem kazanıyor işte. Kim ki aşkı salt iki kişi arasındaki duygu bütünleşmesi sanıyorsa yanılgıdadır. Temelinde evrensel bir sevgi barındırmayan aşklar gerçek değildir çünkü. Temel içgüdünün belirlediği, yararlanmayı amaçlayan, bir yanılsama ya da bilinçli bir aldatmalar bütünü olabilir ancak. Gerekirse bu konuya yine döneriz. Konu çok geniş eksende düşünülmesi gereken bir ağırlık taşıyor. Ben ana çizgileriyle bunları söylemekle yetineyim. Televole kültürüne gelince, madde dini insanların beyinlerini uyuşturup sömürüyü sürdürmek isterdi elbette. Tutunabileceği bir sığlıktan medet umardı. Böylesine ilkel bir dinin bunu (televole kültürünü) dayatmasından doğal ne olabilirdi ki? Yalnız ülkemizde değil, bütün Batı ülkelerinde ve yazık ki artık Doğu ülkelerinde de kültürsüzleştirme politikaları giderek yaygınlaşıyor. Sonuç televole kültürünün utkusu değildir bana sorarsanız. Bir iflâs utku olamaz ki...
İnanıyorum, bir gün insanlık ayağa kalkacaktır. İşbirlikçi, bu insanlık suçuna bütün varlığıyla ortak olan görsel ve yazılı basın da kendi köleliğini onaylayacaktır. Sevgi Devrimi insanlığın biricik umududur. Gelecek çağlarda içinde bulunduğumuz çağ çok kötü notlarla anılacaktır kuşkunuz olmasın. Madde dininin kölesi olmuş kişiler arasında elbette yazarlar da var. Ben ülkemdeki işbirlikçileri çok iyi tanıyorum. Her ortamda bunlara karşı tepkimi belirtiyorum. Kimi sömürgeciliğin kalemşörü olmuş, halkımıza sonu felâketle bitecek küreselleşme masalları anlatıyor, kimi çürümeyi aşk diye satıyor, "tehlikeli masallar"da insanı ve kadını aşağılıyor. Bunu öyle ustalıkla yapıyor ki bir otel odasında erkekle buluşup çiftleşen kadın özgür sayılıyor. Televole kültünü aşamamış birileri de bu adamı kadınları en iyi tanıyan yazar olarak algılıyor. Kadın bu mudur? Kadının özgürleşmesi böylesi bir ilkel arayışla özdeş olabilir mi? Köleliğin yeni bir boyutunu özgürleşme olarak tanıtmak ne büyük kandırmacadır. Duygu nerede? Aşkın derinliği hangi boyutta saklanmış olabilirdi de biz gör(e)me(z)dik? Gerçek bir aşk öyküsü olan "Ferhat ile Şirin"deki Ferhat'ın yüreği, olmazı olur yapan istenci ve kararlılığı hangi çağda kaldı da; köleliği, insana aykırılığı, giderek çürümeyi aşk olarak yutturmaya çalışıyor(lar)? Aristotales'ten Shophenheaur'a, onun öğrencisi Nietzsche'ye kadar kadını aşağılayan (ve böylece) felsefede de temelini bulan yozlaşmanın altyapısını kim araştırmış olabilirdi? (Nietzsche'yi biraz ayrıksı tutuyorum yine de. Onun felsefesinde kadın aşağılanır ama genele ilişkin doğru saptamalarını gözardı edemem doğrusu.)
Başka bir örnek, "Ben vatanımı sevmem" diyen birine siz ne söylersiniz? TV'deki tartışmalarda görüyoruz, adama "Sen Amerikancısın" diyorlar, gülümsüyor. İğrenç! Bir başkası çıkıp "liberal" olduğunu söyleyerek sömürü adına kirlenmemiş insanları da tuzağa düşürmeye çalışıyor. Hangi birini sayalım?
Madde dininin egemenleri güçlü görünebilirler; dolayısıyla kendilerine hizmet edecek satılık kalemler bulmaları hiçbir zaman zor olma(z)dı. Ama onlara kötü bir haberim var: İnsan tükenmeyecek; böyle bilinsin!
"Temelinde evrensel bir sevgi barındırmayan aşklar gerçek değildir
çünkü."
Barış Kuran:Aslında tüm bu sistem bozuklukları kesinlikle sizin de belirttiğiniz gibi nüfus kağıdı ayrımlarına, bireyselliğe dönüşle başlıyor. İnsan bir başkasının sırtına basarak yükselmeye çalışıyor ve hiyerarşi, feodalizm gibi temeli totalitarizme dayanan sistemler ortaya çıkıyor. Ve bu sistemler ellerindeki güç ile tarihi değiştiriyor, beyin yıkıyor, bilinçsizleştiriyor. Sonuç olarak geriye kalan bir avuç zihnin kızgınlığı ne ifade eder? Yumruk olmadan bu köleleştirme politikalarına karşı durmamız kırılmamıza sebep olmaz mı? Dönemin peygamberi olarak bile anılan George Orwell'in "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" isimli yapıtının sonunda olanları hatırlayın. Muhtemelen bizim bile görebileceğimiz bir dönem içerisinde yaşanılır hale gelecek bir dünyadır Orwell'in bize anlatmaya çalıştığı. "Savaş barıştır; özgürlük köleliktir; bilgisizlik, güçtür." 3 dayatmasında yaşıyoruz. Suya Yazılan Mektuplar'da "... umut içinde umutsuzluk insanı çok yıpratıyor." demişsiniz. Bu yıpranma sonucu insanın içinde dönem dönem "keşke bilincim bu kadar yerinde olmasaydı da bu acıları yaşamasaydım." düşüncesi hareketleniyor. Artık kaba güç politikaları değil uygulanan. Psikolojik bir baskı var üzerimizde. Öyle ki yıllardır süregelen savaşlar sonunda halk katliam görmeye alıştı, televizyonlar kapatılıyor, haber bültenleri bile magazin programına dönüştü. Şarkılar bir duygudan çok "salla başını, al maaşını" desturuyla yazılan ve sürekli tekrarlanan sözlerden ibaret. Bunun sadece Türkiye için böyle olduğunu sanmak son derece büyük bir yanlış olacaktır. Dünya genelinde varolan bir yıkım bu. Gittikçe sıfıra yaklaşan değerler ve bunların üzerinde anlamsız biçimde değerlenen saçmalıklar. "Bizi sevgi kurtaracak" diyorsunuz sevgili ustam. Ancak sevgi de bu yozlaşma içerisinde hilkat garibesine dönüşmedi mi? "Cep telefonun fatura dönemi kadar süren aşklar"4ın içinde hangi sevgiden bahsediyoruz? Belki yaşadığımız çağın gereği budur ve biz hâlâ ortaçağ yürekleriyle karşı koymaya çalışıyoruz buna. İnsanlık sürekli değişimler içinde yeni rejimler ve hayat standartları bulmuştur kendine. Bu durmak bilmeyen bir devinimdir. Rejimler yıkılır, sistemler değişir. Ama "aşk hep sabit kalacak" demek istiyorum ben.
Kenan Kalecikli: Sevgili Barış, öyle önemli bir soru yöneltmişsin ki, yanıtını bütün ögelerine tek tek değinerek vermeye kalksam sayfalar tutacağını ikimiz de biliyoruz değil mi? (Bu soruna verdiğim yanıt bir önceki soruna verdiğim yanıtla ortak noktalar taşıyor. Ben bunu pekiştirme olarak algılıyorum.) İnsanlığın binlerce yıllık dramını bir söyleşide nasıl özetleyebileceğimi düşündüm bir süre. Sanırım taşları doğru yerlere koyarsam bunu bir ölçüde başarabilirim.
Temelde asıl soru, "insan kimdir?" sorusu olmalı, bu soruya verilecek yanıtla içinde bulunduğumuz gezegeni yorumlamalıyız.
İlk çağ düşünürlerinden çağdaşı olduğumuz düşünürlere kadar nicesi bu soruya yanıt aradı. Ruhbilim ve toplumbilim kendi ilgi alanlarında yığınla bulguyu serdi insanlığın önüne... Bunlar yazında öyle yer ettiler ki kütüphanelerde bir araştırma yapmaya yeltenecek kişinin yıllarını ayırmasını gerektirecek yoğunluğa ulaştı. Marks, bütün dünyada çok ses getiren "yabancılaşma"ya ilişkin görüşlerini yazarken tarihteki ve insandaki birçok olay onun bulgularına kılavuzluk ediyordu elbette. Daha sonra yeryüzünün tartışmasız en görkemli bilgesi Erich Fromm, bu düşünceyle karınca titizliğinde işlediği kitaplarını kazandırdı insanlığa. Yine de temeldeki "Neden?" sorusuna kesin bir yanıt vermiş sayılamazdı! Bir iki örnek vermek istiyorum: Bakın yaşadığımız döneme... TV'lerin haber bültenlerini birkaç gün dikkatlice izleyin, neler göreceksiniz? "Irak'ta Amerikan askerlerinin ne işi var?" diye sorsanız sizi yadırgar nicesi... Ama öyle bir ilkelliğin resmidir ki bu. (Yine de artık kanıksanır oldu sanırım.) Sömürgeciliğin resminden söz ediyorum. Olay yalnızca sömürgecilikle sınırlı da değildir. Macellan ve diğer gemiciler yelkenli gemilerle okyanuslara açıldıklarında nasıl bir başlangıca imza attıklarını elbette bilemezlerdi. Ünlü fizikçi Einstein'ın atomun parçalanmasıyla insanlık tarihinin hangi vahşetlerle yazılacağını bilmediği gibi... Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra Kızılderilileri kitlesel kıyımlarla yokeden "beyaz adam" kimdi, neyi temsil ediyordu? Bir tarihçinin yaptığı araştırmanın sonucu, insanlığın hangi iflâslarda dibe vurduğunu net biçimde gösteriyor aslında: Son 5000 yıllık insanlık tarihinde barışla geçen yılların toplamı yalnızca 289 yıldır. Hadi o temel sorumuzu bir kez daha soralım: "İnsan kimdir?" (Konudan konuya geçmiyoruz, böyle düşünen varsa diye söylüyorum, insanlar bilinmeyenlere doğru değerler yükleyerek denklemi çözsünler için ipuçları veriyorum.) İnsanı kutsal kitaplarda araştırdım kaç zaman. Musevilerin Tevrat'ında, Hristiyanların İncil'inde ve Müslümanların Kur'an'ında... Hepsinin ortak özelliği, insanı "iyiye" yöneltmesiydi. Ama Kur'an, bunların arasında çok önemli bir nedenle öne çıkıyordu araştırmamda. Bir ayette, "İnsanoğlu, yaradılmışların en onurlusudur -eşref-i mahlukattır-" der. Birçok yerde de insanın zalim ve nankör olduğu saptaması geçer. Yanyana gelince çelişki değil mi? Ama aynı kaynağın bütününü okuyunca çelişki kendiliğinden ortadan kalkıyor, benim ve nicesinin aradığı yargı ortaya çıkıyor: "Bir insan ya gerçekten insandır ya da hayvandan aşağıdır" (Bu arada yeri gelmişken belirteyim, Kur'an hayvanı aşağılamaz; buradan çıkarılması gereken, insanın hayvandan üstün olması gerektiğidir... Çünkü insanın aklı vardır.)
Kapitalizm bir madde dinidir. Öyle bir ilkel dindir ki bu, aslında çeşitli dinlerden milyonlarca kişi bu dine inanarak insanlıktan çıktı, özüne yabancılaştı, ilkelleşti ve aşağılık bir canlı türü oldu. Bunlar "dördüncü tür yaratıklar"dır işte. Yeryüzünün egemenliği bu ilkel ve sevgisiz yaratıklarda olunca yaşadıklarımıza şaşırabilir miyiz? Denklemin çözümü budur işte. Herkesin içinde bir komprador olduğuna inanıyorum. İnsan, bu kompradoru yenebildiği kadardır yalnızca, daha çok değil. Ancak o zaman maddenin kirinden arınabilir. İslâm öğretisinde insan, Tanrı'nın -ki ben bu yüce varlığa "sonsuz sevgili" diyorum- yeryüzündeki halifesidir. Bunu ilk okuduğumda ürpermiştim; "İnsan, Tanrı'nın yeryüzündeki halifesidir!" Sonsuz sevgilinin yeryüzündeki halifesi olan insan eğer yeryüzüne egemen olabilseydi yaşanan bunca dram tarih sahnesinde yer alabilir miydi? Elbette ki hayır... Öyleyse, dördüncü tür yaratıkların kimlik saptamasını doğru yapmak gerekir. Onlar ki insan suretindedirler ama asla insan olamayacak kadar kirlenmişlerdir. Maddenin kiri onları özlerine o kadar yabancılaştırmıştır ki, artık doğru ve olması gereken kimliklerini bulmaları olanaksızdır. Sokak çocukları, hayat kadınları, ikili ilişkilerdeki sömürü, gezegenimizi gittikçe yaşanmaz yapan sömürü ve vahşet, hızla kirletilen ve tüketilen doğa, literatüre bile giremeden yok olup giden bitki ve hayvan türleri... Kısaca tepeden-tırnağa binlerce yıllık iflâs, bu yaratıkların getirdiği sonuçtur. Madde insanı yenmiştir. Kalemini satan işbirlikçi yazı esnafından, sömürgeciliğin ülkemizdeki ve dünyadaki temsilcilerine nefretim boşuna değildir.
Tüm bunlara karşın kirlenmeden kalabilen ve adına insan dediğimiz canlı türünün uygarlığıdır sevgi. Elbette aşk da... Şimdi, sorundaki bir sözü sorgulayacak aşamaya gel(ebil)dik sanırım.
Sevginin yozlaşması... Hayır sevgili Barış! Sevgi yozlaşmaz. İnsan yozlaşır ve insanlıktan çıkarak dördüncü tür bir yaratık olur. Sevgi ve aşk insandan bağımsız uygarlıklardır. Bu uygarlıklara yürümesi gereken, kirlenmeyi reddederek özünü koruyan insan(lar) olabilirdi ancak. Aşka gelince, "bir cep telefonunun fatura dönemi kadar süren" yakınlaşmalar cinsel içgüdü olabilirdi, ama asla aşk olamazdı... Belki bir heves, günü birlik ilişkiler demetidir ama aşk değil... Asla! İlk gençlik yıllarında aşk bizim için tek mutluluk kaynağıydı. Şimdiyse, yaşadığımız evrensel kirlenmeye karşı bir sığınmadır. Çünkü bunca kirlenmeye gözlerimizi kapatayız. Sevgiliyle kol-kola gezerken önümüzde yürüyen bir sokak çocuğunu görmezden gelemeyiz sözgelimi... Haber bültenlerini izlerken "Bize ne!" diyemeyiz vs. Sevgi Devrimi sözüyle insanın maddeyi yenmesini ve özünü bulmasını, binlerce yıllık yabancılaşmayı sona erdirmesini vurguluyorum. İnsan bunu yapabilir, yapmalıdır da. Tek seçeneğidir bu. Amerika'nın ve İngiltere'nin öncülük ettiği sömürgecilik, tıpkı kaynaklandığı ilkellik gibi, kapitalizm gibi bir insanlık suçudur. Bu madde dininin bütün kurum ve kurallarıyla tarihin çöplüğüne atılması, insanlığın biricik şansıdır. Bu ülkelerin ürünlerine uygulanacak boykot, bir çıkış, bir umut olabilir. Çünkü bu sömürgeci ülkeler ekonomik olarak çökertilirlerse insanlık ayağa kalkabilir. (Bu boykot evrenselleşirse Amerika'nın nasıl çöküp dağıldığına tanık olacağız.) Bu nedenle ben kendi adıma Amerikan kolası içmiyorum, Mc Donalds'ta ve diğer çok uluslu sermayenin kuruluşu olan yerlerde hamburger yemiyorum, Amerikan sigarası içmiyorum. Ülkemde Amerikan şirketlerine satılan markaların hiçbir ürününü tüketmiyorum. Marketten alış-veriş yaparken üreticisine bakıyorum. Yabancı ortaklı üreticilerin ürünlerini asla almıyorum. Boykot, yalnızca Yankee'nin vahşetlerine yeni bir örnek eklediği zaman akla gelmemeli, sürekli olmalıdır. (Unutmayalım ki, çok uluslu birçok şirket, Amerika'nın sömürgeci ataklarında finansman sağlamakla insanlık suçuna ortak olmaktadır. Çünkü amaç aynıdır: Sömürü ve bunun sürmesi için kendi aralarında işbirliği...) Buradaki sözlerimden vahşetin bitmesi için tek gerekliliği belirttiğim anlamı çıkmamalı. Ama bir boyutudur bu. Aslolan, insanın içindeki kompradoru yenmesi, benliğini koruyarak insana, uygarlığa yürümesidir. Yeri gelmişken belirteyim; ben "Haydi herkes birbirini sevsin, sevgi içerisinde yaşasın." gibi bir öneride de bulunmuyorum. Çünkü sevgisizliğin temeldeki kaynağı olan madde dini varlığını sürdürürken çürüme kaçınılmazdır.
Burjuva düşünürleri, sözgelimi Leo Busgaclia içi boş önermelerle sevgiyi yazdığını sanıyordu ama yaşadığı kentin gettolarına gözlerini sımsıkı yummuştu, algılayamıyordu. Bu durumda, yazdığı nice çok güzel sevgi sözünün felsefik bir altyapısı olamazdı. Küreselleşme, sömürgeciliğin son aşamasıdır. Ama masal bitiyor artık. Birçok ülkede küreselleşme karşıtı yürekli ve onurlu insanlar direniyorlar, direnecekler. Bir kez daha söylüyorum, insanlık maddeyi yenecek, yenmelidir. Sonrası, insandır. Sevgidir, aşktır.
Selâm onlara...
Selâm insana!
Barış Kuran: Henüz yazım aşamasında olan "Aşkın Ömrü Yüreğiniz Kadardır" isimli kitabınızda bunlardan mı bahsediyorsunuz peki? Hem ciddi şekilde bir taşlama havası da var. "Aşkın Ömrü Üç Yıldır" isimli bir kitap vardı. Tam olarak yazarını hatırlayamayacağım şimdi. Aşkı tüm olguların üzerinde tutan insanların bu kitaba, en azından kitabın ismine (kitabı gereksiz olduğunu düşündüğümden okumadım çünkü) karşı takınacakları tavır yazarı suçlayıcı olabilir. Zaten sizin kitabınızın adı da doğrudan yanıt niteliğinde.
Kenan Kalecikli: İnsanın kimliğini sorgulamadan aşkın anlatılamayacağını öğreneli çok zaman oldu. Üzerinde çalıştığım kitap da az önce belirttiğim insana ilişkin kimlik saptaması elbette yer alacak, almalı. Ama sonuçta bir aşk çözümlemesi olacağı için özele inmek gerekecektir. İnsanın kimliğine ilişkin saptamalardan sonra binlerce yıldır bütün toplumların kültüründe yer alan yanlışların ortaya konması gerekecek. Zorlu bir iş bu. Nasıl ağır bir taşın altına elimi koyduğumu biliyorum. Binlerce yıldır birikerek günümüze kadar gelen insan kirlenmesinin (maddeci kirlenmenin) kendi yazınını (edebiyatını) üretmemesi beklenemezdi.
Nitekim üretmiştir de... Oscar Wilde'nin bir kitabı vardır: "Violette'in Aşk Destanı". Bu romanı ilk elime aldığımda müthiş bir aşk kitabı okumayı umuyordum. Yazan usta bir yazar, konu da aşk olunca böyle ummam doğaldı. Ama daha kitabın ilk sayfalarında nasıl bir düş kırıklığı yaşadığımı anlatamam. Wilde, romanına bir önsöz yazmış ve demiş ki: "Bu roman, genç kızlara göre değildir.". Onların okumasını sakıncalı bulduğunu belirtmiş yani... Çünkü ne yazdığını elbette biliyordu. Erotizmi de aşan bir pornoyu aşk sanacak kadar budalaydı. Onun kalemine güvenen biri için ne müthiş bir düş kırıklığıdır bu! Bir aşk kitabı genç kızlara neden sakıncalı olsundu ki? Aşk insan içindir... İnsanla diğer canlılar arasındaki en belirgin farktı aşk... Aşkın Ömrü Üç Yıldır adlı hiçir yazınsal değer taşımayan piyasa romanı, Frederic Beigbeder'nin çalışmasıydı. Aklınca olaya bir de bilimsel bir dayanak bulmuş, aşkta insanlarda oluşan feromonların en çok üç yıl sürdüğünü, sonra da aşkın bittiğini vurgulamış. Ama düşünememiş, aşk mı bu feromonları üretiyordu, bu feromonlar mı aşkı yaratıyordu? Can alıcı sorudur bu, ama buna ilişkin hiçbir felsefik tez tartışmasına geremeyecek kadar sığ bir kitaptı romanı. Kitabın sonlarına doğru, aşk sandığı cinsel içgüdünün sürmesi için kendince bir çözüm buluyor: Kontrollü zina... Bu kitap tam bir skandaldır, paçavradır. İnsana, taşıması gereken değerlere inanılmaz bir saygısızlıktır. Batı'nın çürümüşlüğünün, maddeye ve cinselliğe taparak nasıl köleleştiğinin kanıtıdır biraz da. Bizde Ahmet Altan'ın yazdıklarını da bu eksende değerlendirmek asla haksızlık olmaz ona karşı. Toplumsal kirlenmenin beslediği yazarlar bunlar. Bu kirlenmenin kendi kültürünü ve yazınını üretmesi sonucunda yazık ki insanlarca ilgi görebiliyorlar. Eğer insan doğru kimlikle varolabilseydi, porno bir kitap aşk kitabı sanılabilir miydi? Bir yazar (!) çıkıp da aşkın -aslında aşk sandığı çiftleşmenin, cinsel içgüdünün- üç yıldan uzun sürmesi için "kontrollü zina"yı öngörebilir miydi? Ahmet Altan gibi bir yazar kendini erkeğe sınırsızca veren cinsel köleleri yazdığı için kadını çok iyi tanıdığı sanılabilir miydi? Aşkı yazdığı söylenebilir miydi?
Aşkın Ömrü Yüreğiniz Kadardır, bütün bu sorulara ve daha nice soruya yanıt getirecek. Bir aşk belgeseli olacak bu çalışma. Tümüyle belgeli, insanlık tarihinin en müthiş aşk kitabı olacak. Ve kitabın tanıtımında diyeceğim ki, "Yaşamla, aşkla ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için..."
Sonsuz sevgili beni utandırmasın...
Aşkı yazmanın ne kadar zorlu bir çaba olduğunu elbette biliyorum.
Barış Kuran:Tüm bu sorgulamaları gerçekleştirdiğiniz arenada sizin üslubunuzda biz hep aşkın yanında yine sizin sözlerinizle bu "madde dini"nin eleştirilerini de gördük. Öyleyse "Kenan Kalecikli, aşkı anlatırken tek bir kalem olarak almıyor ve kendini, hissettiklerini anlatıyor "sonsuz sevgili"ye..." diyebiliriz. Yukarıda değindiğimiz kitaplarda betimlenen aşk bir yana, aslında cinselliği de aşkın içinde saymamız gerekiyor. Peki Kalecikli hiç cinselliği kullanmadı mı kitaplarında? Bu sorudan varmak istediğim nokta şu; kısmen tasavvufa dönüşmüş, yani benlikçe doğurulmuş, büyütülmüş bir aşkın izleri mi Kalecikli'nin "sonsuz sevgili"si?
Kenan Kalecikli: Yazılarımda, neredeyse bütün kitaplarımda "madde dini"ni eleştirdiğim doğru. Bunu neden yaptığımı da anladığınızı biliyorum artık: İnsanı özüne yabancılaştıran bütün oluşumlara karşı bir duruştur bu. Değilse, aşkı yazamazsınız. Yazdığınızı sanırsınız ama yazamazsınız. Daha önceki bir soruna yanıt verirken bunun gerekçelerini de kendiliğinden açıklamış oldum sanırım.
Hadi taşları doğru yerlere yerleştirerek denklemi bir kez daha kuralım mı?
En başta şunu belirteyim, herkesin doğrusu kendinedir. Sonuçta insan kendi doğrularıyla yaşamıyor mu? Ama burada beni ilgilendiren çok önemli bir olgu daha var: "Kendi doğrumuz" saydığımız doğru(lar) nesnel doğruyla ne kadar örtüşüyor? Bu o kadar önemli ki... Peki nedir nesnel doğru(lar)? Herkesçe bilinmesi gereken, tartışmasız doğru(lar) değil mi? İşte felsefe burada başlıyor. İleri sürülen bir doğrunun felsefik alt yapısını kurmakla yükümlüdür yazar. Bunu yapamıyorsa, aşk sözleri de "Ben sana hayran, sen cama tırman" ucuzluğunun tuzağına düşecektir kaçınılmaz olarak. Aşkı çok geniş bir bakış açısıyla değerlendirebilirsiniz. İkili ilişkilerle sınırlayabilirsiniz, olayı ilâhî aşk boyutuyla görebilirsiniz. Bu durumda insana duyulan aşk, "sonsuz sevgili"ye giden yolda bir staj olma niteliği kazanacaktır. Kimdir sonsuz sevgili? Evrenin mutlak egemeni, bütün canlılara yaşam sunan Tanrı'dır. Bir sosyalistin ilâhî aşk formunu insanlar yadırgayabilir. Ama aslolan, nesnel doğrunun felsefesini oluşturmak değil miydi? Marksizmin doğruları kadar temelde yanlışları da yok muydu? Mevlâna'nın aşka ilişkin sözleri elbette ilâhî aşka ilişkindi. Ama bu bilge insan, beşerî aşkı küçümsemiyordu. Tam tersine sonsuz sevgiliye giden yolda bir araç, aşılması gereken bir süreç olarak görüyordu. Cinselliğe gelince, insanın kendi doğasını reddetmesi kadar anlamsız, içi boş bir tavır olamaz. Cinsellik elbette önemli bir olgu. Bunu kimse yadsıyamaz. Ama olayı aşk bağlamında düşününce, müthiş yanılgılar ve bu yanılgıların sürüklediği kaçınılmaz bir çürüme söz konusu oluyor işte. Benim tavrım bunadır. Tagore'nin bir sözü herkesin kulağına küpe olmalıdır. Aşka Çağrı'da diyor ki bilge: "Aşksız cinsellik, fuhuşların anasıdır. Evlenmeden de evli olarak da bu böyledir. Sevmediği bir erkeğe o adamın karısı olduğu için bir ödevi yerine getiriyormuşçasına kendini veren kadın; benliğini aşağılamakta, o erkek de sözde haklarını sömürmektedir." Her aşkta cinselik vardır, ama her cinsellik aşk değildir. Başka bir söylemle, cinsellik aşkın amacı değil, sonucudur. Ama bu sonuç mutlaka yaşanması, elde edilmesi gereken bir sonuç da değildir. Söz gelimi, sevgililerden biri zorunlu bir nedenle eşinden uzak kalmak zorundaysa geride kalan sevgili onu bekleyecektir. "Duygusal aldatma başka, bedensel aldatma başka. Bu ikincisi bir kaçamaktır. En çok, ben kendi doğamı yaşarım." dediği anda iflâstadır. Seven, asla başkasıyla birlikte olamaz. Benliğine yenilirse, bunun anlamı duygunun cinsellik karşısında yenilip bozguna uğramasıdır ki bir bozguna aşk demek insana ve taşıdığı değerlere haksızlıktır. O.Wilde'nin, F. Beigbeder'nin, A. Altan'ın yazdıklarının hiçbir yerinde aşk yok. Onlar çürümenin, insan kirlenmesinin ve bu kirlenmenin oluşturduğu yoz kültürün yazarları... Bu kirlenmeyi aşk sanıyorlardı ya da ticarî kaygıyla öyle olduğuna inandırmaya çalışıyorlardı insanları... Çok satıyorlarsa, bilin ki bu, toplumsal çürümenin insana karşı geçici, aldatıcı, içi boş utkusudur.
Ben "Yalnız Sen Varsın" adını verdiğim, Aşk Üçlemesi'nin ilk kitabı olan romanımda bir sayfa cinselliği yazdım. Ama oradaki cinsellik sevişmeydi, çiftleşme değildi. İki sevgilinin birlikteliği, bedensel bütünleşmesiydi. Yalnızca sevgililer sevişirler; iki insan arasında aşk yoksa, yaşananlar sevişme değil, çiftleşmedir. Hayvanla insan arasında bu anlamda ne fark bulabilirsiniz ki? Yazılarımda tasavvuf motifleri var elbette. Ama bir bütün içinde düşününce kendimi tasavvuf yazarı olarak göremem. O çok başka bir iklimdir. Benim siyasal bir duruşum var, inanan bir insanım, elbette dinsel bir duruşum da olacaktır. Ama sonsuz sevgili kavramında bir insanın yol göstericiliğine (mürşide) gereksinmem olmadı hiç. Ben felsefe üretiyorum, ikili ilişkilere toplumbilim ve rumbilimin, felsefenin bütünlüğünden bakıyorum, hepsi bu. Sevgiliyi doğru kimlikle sevdim, biliyordum çünkü, "sevgiliyi kendimiz için değil, kendisi için sevdiğimizde aşktı" yalnızca... Sonsuz sevgili ise, ne yazık ki aşkla yönelmeme karşın kendimi yetersiz gördüğüm için henüz bu çileyi üstlenemediğim için ulaşamadığım, yine de bütün benliğimle yakınlaşmak istediğim bir mutlak değerdir. Ona giden çizgide düşmeden yürümeye çalışıyorum. Ne kadar başarabildiğimi elbette o belirleyecek.Yeri gelmişken belirteyim: Yukarıda verdiğim yanıtta kendi tavrımı sergiledim. Sonsuz sevgiliye ulaşmayı her sevenden bekleyemeyiz. Ben aşkı doğru yaşayan her sevgiliyi ayakta alkışlıyorum. İster beşerî aşk formunda, ister ilâhî aşk formunda olsun herbiri kendi içerisinde özel ve anlamlıdır. Gerçek sevgililer, insanlık tarihinin adı konmamış direnişinin onurlu savaşçılarıdırlar!
"(...)
Ya bana beni geri ver,
çok özledim kendimi;
ya da turunç göğsünden emdiğim yalan umutları al götür artık (...)"5
Barış Kuran: Yaptığınız "sonsuz sevgili" tanımını biraz daha irdelemek istiyorum. Aşk mı Tanrı'dır; yoksa Tanrı mı aşktır? Bu noktadan kutsal kitapların ötesinde bir Tanrı arayışına yönelebilir tanımımız. Ve ibadet yerine yazmak ediminin kullanılması... Yaşadığımız maskecilik ve soyutları somuşlaştırma evrenindeki tek sığınak aşktır. Bu, belki bir çok yazar için böyle. Yaşamı, yaşamın içinden söküp çıkarttığı, büyüttüğü bir elekten geçirip aslında konu yaşammış gibi gösterip ereği aramak ya da konuyu erekmiş gibi gösterip yaşamı sorgulamak...Tapınılan şey aşktır! Ne dersiniz?
Kenan Kalecikli: Sonsuz sevgili, ilahî aşka inanmış bir insan için mutlak güzellik ve ulaşılması gereken biricik hedeftir. Kalıcı olan, sonsuz olan odur çünkü. Ama ben aşkı salt ilâhî aşk formuyla görmüyorum. Sözgelimi, tanrıtanımaz bir insan da aşkı çok iyi yaşayabilir. Onun çizgisi dünyalı bir sevgiliyle sınırlıdır. Ömrün sınır taşına gelindiğinde bu aşk ne kadar yoğun, düzeyli, bilinçli yaşanırsa yaşansın toprağa düşen sevgili için
bitecektir. Sonuçta, aşk, ilâhî aşk çizgisindeki bir seven için araçtır. Hedefse sonsuz sevgilidir. Dünyalı bir sevgiliyle yaşanan ilişkide ise aşk amaçtır. Sevgili kazanılınca, onunla bir ömür varolmanın, birlikte madde dininin bütün yıkıcı etkilerine direnmek asıldır. Ben nesnelere ya da olgulara tapınmayı çok aykırı buluyorum. Tanrı'nın aşk olduğu, sonsuz aşkı temsil ettiği doğrudur -bu nedenle ona "sonsuz sevgili" diyorum, ama aşkın salt kavram niteliğiyle Tanrı olduğu önermesi tümüyle yanlıştır. Çünkü sonsuz sevgiliye ulaşınca yürüdüğümüz yolun çilesi bitecektir, geriye kalan aşk Tanrı'yı bulmakla artık gerçek bir bütünleşme sağlanacağı için Aşk-Tanrı ikilemi yersiz olacaktır. Bir yıldızı evrenin yerine koymak anlamsızdır. Bu nedenle aşkın Tanrı olması önermesi temelde yanlıştır. İnsanları yanılgıya düşürebilecek çok ince ayrıntıları doğru kavramak gerekir diye düşünüyorum. Bir olguyu ne kadar karmaşıklaştırırsanız o kadar ulaşılmaz yaparsınız. Aşk, beşerî boyutuyla bir sığınmadır bana göre. Yaşamın bütün yıkıcı etkenlerine karşı bir direniş cephesidir. Bilinçli yaşanırsa ve amaçlanan sonsuz sevgiliyse, ona giden biricik yoldur.
Barış Kuran: Sanırım fark burada; "toprağa düşen, sevgili için bitecektir." Benim söylemek istediğim tanrısal kavramının altında da bu yatıyor. Bir "sevgili" (belki de sadece adı sevgilidir, -ki Kalecikli kitaplarında da biz genelde sevgiliye gönderilmeyen mektuplarda, umutsuzluğun içinde sevilene "sevgili" diye seslenerek umuda ulaşmış bir yazım üslubu görüyoruz.) ne kadar gelme ya da geri dönme umudu olmasa da hala "sevgili" olarak anılabiliyorsa, bu bence ilahî bir aşka geçiştir. Bireyin beslediği duyguların, karşı tarafın hareket ve tavırlarına rağmen olanca gücüyle hissedilmeye devam edilmesi bir anlamda madde dininin ve çıkarcı sevgilerin birebir karşısında durmak demek değil midir? İşte ulaştığım "tanrı" tanımı da buradan geliyor. Yoksa bahsettiğim "tanrı" sadece bunu desteklemek için kullanılmış bir betimdir. Latife Tekin bir romanında "Tanrı bizi birbirimize bırakıp gitti." der aşktan müzdarip iki dosttan birini konuştururken. Bu cümleye öykünerek Tanrı=Aşk yaklaşımını birkez daha teolojilerin üzerinde bir görüyle yinelemek istiyorum.
Aslen aynı konunun içinde, farklı bir dala atlayalım. Şiir... Kalecikli'nin şiir formatında yazdığı, kitaplaştırdığı eserleri var mı? Şiir formatı dememdeki kasıt, nesrinizin de üsluben şiire son derece yakın olması...
Kenan Kalecikli: Ben herkesin içinde bir sevgili imgesi (hayali) bulunduğuna inanıyorum. Bu biraz da Hint mitolojisinde geçen "ruh ikizi" kavramıyla ilgili bir olgu. Hin mitolojisindeki o mite göre Tanrı, ruhları sınamak için her ruhtan iki tane yaratmış ve ruhları ikizlerini bulmakla görevlendirmiş. Buna ben de inanıyorum.
Bir sevgili aşkımızı görmüyorsa, algılamıyorsa ya da reddediyorsa onun ruh ikizimiz olduğuna inandığımız sürece o bizim içimizdeki değerlerle yine de sevgilidir. Bu inancımız büyük ölçüde yanılsamadır. Ama sevdiğimiz sürece o insanın benliğimizdeki anlamı değişmeyecektir, tâ ki yaşamın rastlantıları başka eksenlerde yeniden ayarlayıp karşımıza yeni bir aday çıkartacağı güne kadar. Bazı sevenler o umutsuz aşkların peşinde bir ömür harcadılar, melankolinin geçit vermez sarmalında bunaldılar, mutsuz oldular. Ben böyle bir iklemi yaşadım ama artık daha bilinçli olduğuma inanıyorum. Aşkı taşıyamayan bir sevgiliye veda etmesini biliyorum. O imgenin incinmesine razı olmuyorum.
Leyla, Mecnun'u kaç zaman sonra çölde bulduğunda Mecnun ona demişti ki: "Sen Leyla'ysan benim içimdeki Leyla kim?" Bu ilâhi aşk motifiydi artık. O, Leyla'nın aşkını aşıp sonsuz sevgiliye ulaşmıştı. Buradaki derinliği çok özel buluyorum.
Şiire gelince, benim yayımlanmış ilk kitabım şiir kitabımdı. şairliğimden düzyazılarımda da yararlandığımı beni okuyan herkes söylüyor. şu anda piyasada ikinci şiir kitabım var: "Söyleyemediklerimi Sen Anla". Dört baskı yaptı, ilgi görüyor. Yazık ki şiir okuyan insan sayısı az ülkemizde. Bu kitabımı çok seviyorum. Benim için anlamı büyük. Düz yazılarımdaki şiir tadını almanıza sevindim gerçekten de...
Barış Kuran: Şiiri belli kalıplara oturtamayacağımızı ve şiirin bireye özel olduğunu defalarca konuştuk, anlattık; gerek forumda, gerekse makalelerimizde. Erdal Alova'nın dediği gibi, "Aklın yolu bir, şiirin yolu bin...".6 Ve yine de her benliğin şiire bir bakışı var. Bu biraz da tarzla ilgili. Zevkler ve renkler görecesinden doğan beğenilerin beslediği bir tanımı edebiyatla ilgilenen her insan benimsemiş gibi. Kalecikli şiiri nasıl tanımlar? Kalecikli için şiir nedir?
Kenan Kalecikli: Öncelikle temelde sanata ilişkin önemli bir saptama yapmalıyım, diye düşünüyorum. Sözgelimi resme yeteneği olan bir insan bir fotoğrafın aynısını yaparsa yine de resim olur ama sanat olmaz. Çünkü sanat yorumdur. Sanatçı, kendi yorumunu katmadığı sürece, ortaya koyduğu nesne bir yetenek ürünü olarak kalacak, sanatın boyutlarını -sözgelimi derinlik boyutunu- kavrayamayacaktır. Bu bağlamda, şiir ve genelde sanat, yorumla üretildiğine göre insanlara etkisi değişik olacaktır. Bir şiiri okuyan kişinin yorumuyla değer insanların yorumunun aynı olmasını bekleyemeyiz ki. Sanatın önemi burada zaten. Bir sanat ürününü (okuyarak ya da bakarak -resimde, yontuda-) yeniden üretmenin önemini biliyorum. Şiir zor sanat... Bütün yazın dallarından daha zor. Tanım dersen bir tanım veremem. Sanırım bunun için çaba göstermem de anlamsız olur. Yoğunlaştırılmış sözlerin, dilin en müthiş şölenidir şiir. Bunu tanım olsun diye yazmadım. O kadar zor ki, ritmi, musikisi, dizi yapısı, imgelerin yaşamda nesnel karşılığının bulunması, özgünlüğü... Herbiri çok önemli ögeler. Türk şiirini çok beğenerek okuyorum. Kötü örnekler de yok değil elbette. Can Yücel'in "Hıyarsın diyorum / Yo ben turşuyum diyor" dizelerinin hiçbir yerinde şiir yok. Başka bir örnek, Orhan Veli'nin "Ağaca taş attım / Taşım gelmedi / Taşımı isterim / Taşımı isterim" dizelerinde olmadığı gibi... Ama aynı şairlerin çok ustaca yazılmış şiirleri de var. Sorunuzu aşacak ama bence Türk şiirinin en çok öne çıkan iki örneği, Nazım'ın "Saman Sarısı" ve "Kuva-yı Milliye Destanı" şiirleridir. Özellikle Saman Sarısı, Türkçe'nin en güzel şiiridir.
Barış Kuran: Peki gelecek zamanlarda Kalecikli'nin şiirlerini yeni bir kitapta okuma fırsatımız olacak mı?
Kenan Kalecikli: Sevgili Barış, okurlarımdan gelen iletileri çok titizlikle değerlendiriyorum. Tümünün ortak noktası, düzyazılarımdaki şiirsellik... Yazı sanatında bir aşamaya geldiysem, ulaştığım her bireyden ilgi görebiliyorsam bunun nedeni şairliğimdir. Şairliğimden büyük ölçüde yararlandım diyebilirim. Şiir çok kıskançtır. Sizi sevgilinizden bile kıskanır. Kendisine zaman ayırmanızı ister. Bu nedenle, şiirden asla vazgeçmem. Yazı izlencemde birkaç kitap daha var bir an önce yazıp okuruma sunmak istediğim. Sonra yeni bir izlence yapacağım. Bu izlencenin içinde mutlaka yeni bir şiir kitabım da olacak.Bazı şairler çok üretirler. Dağlarca üstat, İlhan Berk ve Attilâ İlhan üstatlar ilk anımsadığım örnekler... Bense çok az üretiyorum şiiri. Çünkü ilk kitabımın bendeki olumsuz etkileri ve genelde zor beğenen seçiciliğim yüzünden "İşte oldu bu!" diyemiyorum kolay kolay... Ama özet olsun için yineliyorum, şiiri sürdüreceğim.
Barış Kuran: düşLEde de sıkça karşılaştığımız ve sizin de yakındığınız "eleştirme zayıflığı" konusuna değinmek istiyorum. Esere sadece "güzel" deyip bırakanlar mı dersiniz, eseri bir yana bırakıp yazanı eleştirenler mi dersiniz, hiç bir tutar noktası olmadan körü körüne suçlamalar ya da beğeniler sunanlar mı dersiniz. eleştirmenlik sanatın farklı kolu gibi düşünülmeli belki. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kenan Kalecikli: Ülkemizde insanların % 2.5'i kitap okuyor yazık ki. Bu çok küçük bir oran. Ama nedense kitap okumayan toplumda "eleştirmen"den geçilmiyor. Bu çelişkinin nedenlerini uzun uzadıya belirtmek istemiyorum. Şunu söylersem yeterli olur kanısındayım: Sanatın bir felsefesi vardır. Felsefenin alt kollarından biridir sanat felsefesi. George Lucas'ın üç ciltte topladığı "Estetik" kitapları bütün yazın severlere yardımcı olacaktır. İnsanlar eleştiriyle bir şeyler üretmek istiyorlar. Bu aşamaya kadar söylenenlere saygı duyuyorum. Ama senin de belirttiğin gibi "güzel" deyip bir kıyıya bırakanlar gibi yazarı eleştirenler de "eleştirinin" ilkelerine aykırı davranıyorlar gibime geliyor. Bir sanat ürünü, bir yazarın düşünceleri elbette eleştirilmeli... Ama eleştirinin nesnel olması, sağlam dayanaklarının bulunması gerekir. Değilse, linç etmeye kadar varan tavırlar kaçınılmaz biçimde ortaya çıkabiliyor. Hiç hoş değil bu.
Barış Kuran: Türkiyedeki önemli sorunlardan biri olan korsan basım haliyle sizin de başınızda. Çok farklı noktalara ulaşabilir "korsan basım"ın nedenleri, sebepleri ve önlemleri konuşulduğunda. Ancak yayınevinden sonra yazarı sömüren bir olgu da kuşkusuz artık korsan baskılar.
Kenan Kalecikli: Korsan kitap... Yalnızca geri kalmış ülkelerde rastlanan bir tuhaf olgu...
Kim ne derse desin, korsan kitap olgusu büyük sermayenin yayıncılık alanına girmesiyle başladı. O kadar yüksek fiyatlar belirlendi ki, birileri bu işin "ucuzunu" üretmek için özendirildi sanki. Ülkemizdeki işsizlik de bunun üstüne eklenince hepimizin tanıklık ettiği korsan kitap olgusu nice yazarı küstürdü, küçük yayınevlerini batırdı, batırmayı da sürdürüyor. Kaç yıldır korsan kitap mafyası öyle gelişti ki artık kendi basımevleri, kendi dağıtımcıları, nokta satış bayileri bile var. Korsan kitap, sanatçının beyninin yağmalanmasından başka bir şey değildir. İyi de nasıl çözülecek bu sorun? Her şey devlette başlıyor, devlette bitiyor bana sorarsan. 2002'de ülkemizde 100 trilyonluk kitap satıldı, bunun % 40'ı korsan kitaptı. Benim tahminim kitap satışlarından 20-30 trilyon kadar vergi geliri elde ediyor devlet. Bu vergiyi almasa, yayınevlerine de fiyat konusunda belli bir üst limit belirlese, Seka kaliteli kitap kağıdı üretip çok az bir kârla yayıncılara verse, kitaplar pahalı satılamasa ne olur? Kıyamet mi kopar? Topluma kitap okuyan bir tek insan kazandırmanın bile ne kadar önemli olduğunu bilmiyorlar mı? Bir Mustafa Kemal ülkemizin yazgısını değiştirebildi. O okuyan bir insandı. Anıtkabir Müzesi'ni gezenler bilirler, binlerce cilt kitabı sergileniyor orada. Benim en çok zoruma giden, Mustafa Kemal gibi bir devrimcinin kurduğu ülkenin kötü yönetilmesiyle tanınmaz duruma gelmesidir. Geri kalmışlığa karşı avaz avaz bağırmak geliyor içimden. Yetişmiş insanın önemini kim yadsıyabilir? Nice insan ömründe bir tek kitap okumadan göçüp gidiyor. Hızla kirlenen bir toplumda yaşadığımızı bizi yönetenler göremiyorlar mı?
Ey umut neredesin?
Barış Kuran: Ne mutlu ki yaklaşık 2 aydır sizi düşLE de görebiliyoruz. Forumda tartışmalara katılıyorsunuz. düşLE genç bir hareket olmasından dolayı daha çok gençleri barındırıyor içinde. Sizin okuyucularınızında tahmin ediyorum ki ağırlıkla gençlerdir. Çoğumuz dönem dönem umutsuzluıa düşüyoruz. Bu anti-demokratik yaşam koşullarında istemeye istemeye değerlerini kaybeden insanların bir nesil sonrası... Son kuşak, yani 80 kuşağı... Baktığımızda bir futbol telaşı, bir aşksız sevişme koşuşturması, bir cep telefonu model kaygıları içinde eriyip gidiyor gibi gözüküyor gençlik. Hani hep yukarıda umuta seslendik ya; 60lardaki 70lerdeki hakkını arayan genç kuşağın yerine kırmızı ayakkabılı malboro'lu bir kuşak geldi. İnsanoğlu sürekli bir devinim ve değişim içerisinde. Sürekli sosyal ve idaresel değişimler gözleniyor insanlık tarihinde. "Bizim zamanımızda..." diye başlayan cümlelerle hep yadsır ve yadırgarlar ya gençleri büyükler... Sizin gözlemlerinizle gençlik nerede? Ve bu durum sizce ne kadar sürer? Hatta belki de bizim tepkimizin aksine olması gerekendir bu ne dersiniz?
Kenan Kalecikli: Sevgili Barış, sorun ne müthiş bir duyarlılığı barındırıyor, bütün anlamları doğru kavradığına inanıyorum.
Öncelikle temelde şunu belirteyim: 12 Eylül faşizmi, gençliği politik olmaktan uzaklaştırmak için ne gerekiyorsa yaptı: Önce YÖK'le üniversiteleri kıskaca aldı, vize sınavlarıyla dersten başka bir şey düşünemeyen bir üniversiteli gençlik biçimi denendi. Yasadışı örgüt elemanları yakalandığında masanın üzerine "suç ögesi" olarak kitaplar kondu. Öyle iğrenç bir koşullandırma oluştu ki sonuçta iki ayrı gençlik kutbu belirdi: Bütün bu yapılanları yutmayan, herşeye karşın okuyan, ülkesinden ve dünyadan sorumlu, bir onurlu geçlik kesimi ve yazık ki çoğunlukla yukarıda sözünü ettiıin Amerikanvari yaşayan, göğüslerinde Amerikan ya da İngiliz bayrağı taşıyan uşak ruhlu, aydın değil entel, içi boş amaçları yaşamın vazgeçilmezleri olarak benimseyen gençlik kesimi... Bu yozlaşmadan aşkın etkilenmemesi düşünülebilir miydi? Sonuçta "postmodern aşk" kavramı ortaya atıldı. En komik olanı da bu bence. Bir tane asıl, birkaç tane de yedek cinsel partner... Bu çiftleşme, yozlaşma modeli elbette aşk olamazdı ama cinsellikle aşk birebir eşdeğer sanıldığı için böyle görülmesini de aslında yadırgamıyorum. Bir iflâstan insana yakışan hangi sonucu umabilirdik? Ülkemiz bu durumu bir süre daha kaçınılmaz olarak yaşayacaktır. Kendi yazınını da üreten bir çürümeden söz ediyoruz değil mi? Ben her şeye karşın umutluyum sevgili Barış. düşLE'yi tanımak bile başlı başına yeterliydi umutlu olmam için. Bana öyle telefonlar, mektuplar, elektronik postalar geliyor ki yanılmadığımı(zı), yalnız olmadığımı(zı) artık biliyorum. Futbol merakı her ülkede var. Hoş bir şey bu bence. İnsanları günlük kaygılardan bir an için de olsa uzaklaştırıyor. Ama abartılması, işin terör boyutuna uzanması, "en önemli" değerlerden biri sayılması bu yoz kültürün, hiçbir insanca üretimde bulunamadıklarca tek sığınak olarak öne çıkarılması itici bir şey elbette...
Sonuç olarak umutlu olacağız. Başka seçenek yok ki. Çünkü bu yozlaşmanın elebaşıları insanlık suçu işliyorlar. Basında köşe başlarını tutanların önemli bir kısmı Yankee'ye uşaklık yapmayı, kalemlerini satmayı içlerine sindirebiliyorlar. Mc Donalds'lar dolup taşıyor. Sömürgeciliğin temsilcileri ve uşakları acımasızca suçlarına yenilerini ekliyorlar. Ülkemiz çok kötü yönetiliyor Mustafa Kemal döneminden sonra... Evet umut. İnadına umut, insanca değerler için...
"(...)
Bizim çocukluğumuz oldu mu?
Yoksa zamansız büyüyüp erteledik mi dersin! (...)"7
Barış Kuran: Bir gencin tüm yaşamını, yaşanması gerekenleri erteleyen sonra ertelenmişlerin sırf vakti geçtiğinden bir anlam barındırmadığı bir hayat... Hani çok sevdiğim bir şiir vardı, Erel Bleda'nın, "özenle yarın'a sakladınız bir sarı lira gibidir ömrünüz; bir de bakıyorsunuz ki tedavülden kalkmış.". Dürüst olmak gerekirse istediği gibi yaşaması çok zor artık insanın. Bu bakımdan haklı olarak gençleri suçlamak yanlış olacaktır. Ama sadece umut etmek anlamsız. Kurtarabildiğimizi çekip çıkarmalıyız bence bu çamurdan."İnsan" olmaya ek bir zorluk daha...
Peki yazım alanının farklı bir dalına atlayalım hemen. (Konudan konuya geçmek dağınıklık yaratsa da sonuçta bir masa başı söyleşisi gibi keyif doğurduğuna inanıyorum. Konu konuyu açıyor.) Hepimizin bir anlamda kalemle dostluğu var. Öyle ya da böyle herkes kendine göre şair, öykücü; kısacası "yazar"... Düşünce akışını üretime veren insan bir süreden sonra artık bu ürünlerini insanlarla paylaşmak istiyor. Bu son derece normal. Bunun için değişik yollar var. Edebiyat dergileri yolun başı sayılabilir. Özene bezene kağıtlara geçirip, defalarca kontrolden geçirdiğiniz ürünlerinizi bir zarfa koyup, binbir umutla dergilere gönderiyorsunuz. Sonrası belli değil. En "benim" diyen edebiyat dergisinin bir ayda yayımladığı şiir sayısı 10-15'i, öykü sayısı 2-3'ü geçmiyor. Bir bakıyorsunuz bu 10 şiirin yarısından fazlası derginin kadrolaşmış yazarları... Kim seçmiş, neye göre seçmiş belli değil. Dergicilik bir anlamda yayınevinin yan ürünü olarak; bir broşür, tanıtım eki çıkarma işine dönmüş. Genç yazar, umuduna mı yansın, bekleyişlerinin sonuçsuz kalmasına mı?
Bir başka deneme de yayın evlerinde... Yine değerlendirmeler... Yazım kurulları... Bu sefer işin içinde maddiyat var. "Dosya'n kitap olursa satar mı, satmaz mı!" Yayınevi de bunun derdinde. Hem zaten okuma oranı düşük bir ülkede yaşıyorsun, üstüne üstlük bir de birey için değil de sanat için yazmaya çalışıyorsan, hiç şansın yok. Eskeza, basmaya karar verirse yayınevi dosyalarını, bu sefer de emeğinin sömürülmesi gibi bir tehlike söz konusu. İyi yazar olmanın kriterleri nedir? Nedir bir insana "usta" sıfatını kazandıran? Yoksa çoğunluğu -bolca kulağını çınlattığımız- Ahmet Altan'ı "usta" olarak kabul eden bir toplumda en iyisi "usta" olmamak mı?
Kalecikli, bu zamana kadar kendi yayınevinden çıkardı tüm kitaplarını. Tek şansımız kendi çabamız mı? Hoş, sonuçta düşLE'nin de kuruluş amacı bir anlamda benzer bir noktaya dayanıyor. Ancak basılı yayının boyutu daha farklı.
Kenan Kalecikli: Sevgili Barış, tek başına umut elbette anlamsızdır. Ben insanlara bunu önermiyorum. Ama umutsuzluğun da teslimiyet olduğu bir gerçektir. Gezegenimizi yaşanamaz duruma getirenlerin en çok istedikleri de budur. Kimse umut bile etmesin, teslim olsun ve çürümeye duyarsız kalsın. Özetlersek, önce umut edeceğiz, sonra eylemde bulunacağız. Siz düşLE'de bunu yapıyorsunuz. İnsanı yazan bütün yazarların her sözü birer direniş çığlığıdır. Sanatçı çağının tanığı olmalıdır değil mi? Bütün duyumsamalarını yazmalıdır. Ben inanıyorum, insanlık bir gün ayağa kalkacaktır, kalkmalıdır da. Henüz yolun başındaki bir yazar ya da şair, önce dergilerde yayımlamakla başlayacaktır işe. Ayrıksı birkaç örnek dışında bütün dünyada böyle olmuştur. Aynı aşamadan ben de geçtim. 1982-1984 yılları arasında birçok dergiye şiirlerimi gönderdim. O zamanlar yalnız şiir yazıyordum. Benim yüzümden dergi yöneticileri gönderdiğim ürünleri ve mektupları çöp sepetine atmakta o kadar ustalaştılar ki eminim herbiri iyi birer basketçi olmuştur. (gülüşmeler) Yılmamalı, direnmeli. Başka seçenek yok ki. Bir süre sonra (eğer gerçekten iyi bir yazar ve/veya şairse) kendi çizgisini bulacaktır. Üstelik bütün bu uğraşların ayrı bir tadı var. Ben şimdi o günlerimi, şiirlerim yayımlanmadığı zaman duyduğum hüznü, yayımlandığındaki sevinçlerimi özlüyorum.Yayıncılık ülkemizde artık bir sektör olmaya başladı. Bu iyi bir gelişme. Kitap tanıtımları açısından, daha bilinçli yayımcılık açısından olması gerekendi bu. Yayınevleri, kitaba ticari bir ürün olarak bakıyor. Çünkü kitap yayıncılığı pahalı bir iş. Yayımlanan bir kitabın stoklarda uzun süre beklemesi gibi bir tehlike var, bu da yayıncı için müthiş bir maliyettir. Öyle ki ülkemizin birçok kentinde elde kalan kitapları tüketmek için "kelepir" adıyla kitapçılar açıldı. İçlerinde öyle kitaplar vardı ki görünce inanamadım. J.Steinbeck'ler, Çehov'lar ve daha nicesi... Yayıncı pazarlayamamış ürünlerini, elinde patlayınca da kelepirci kitapçılara vermiş. İşin içine girmek gerekir yayıncılığın nasıl belalı bir iş olduğunu anlamak için. Devletin hiçbir biçimde yardımcı olmadığı bir sektördür yayıncılık. Böyle olunca da ne yazık ki nice değer yayınevlerine dosyasını götürünce çoğu zaman yüzüne bile bakılmıyor. Bütün yayınevleri aynı değil elbette ama genelde böyle bir çıkmaz söz konusudur. Gerçekten olanakları yetersiz bir yayınevine sözüm yok ama olaya senin yakınmandaki gibi salt ticari bir gözle bakıp genç yazarlara hiçbir şans tanımayan acımasız adamları da kınıyorum. Peki bu durumda ne yapacak genç bir yazar? Tek seçeneği direnmektir. Israrcı olmalı, kendisine yöneltilen eleştirileri göz önüne almalı, gerekirse yayımlamayı bir süre erteleyip kendini daha da geliştirmenin yolunu açmalı. Hasan Ali Toptaş'ın yaşam öyküsü bu direnişlerle dolu. Çok iyi bir yazar o. Ama uzun süre yüzüne bile bakılmamış. Sonra ödül yağmuruna tutulmuş. İlginç değil mi? Neyse ki son zamanlarda yayınevlerinin katı tutumu kırıldı. Artık yavaş yavaş da olsa genç yazar ve şairlere de şans tanıyorlar. Bu iyi bir gelişmedir. Yazar, her şeyden önce dilinin olanaklarını çok iyi bilmeli. Yetmez, ruhbilim, toplumbilim ve felsefe bilmeli. Sorgulayıcı olmalı. Ancak o zaman sanatın derinlik boyutunu kavrayabilecektir. Bu da yetmez, özgün olmalıdır. Yazıda kendi sesini bulmalıdır. Bu tümüyle tarzla ilgili bir olay elbette.Bugün bir İlhan Berk şiiri okuduğumuz zaman kolayca tanıyabiliyoruz değil mi? Çünkü şiirine kendi sesini katmıştır. Necatigil, Attila İlhan, Ece Ayhan, Dağlarca, S.Kudret Aksal, Nazım, İsmet Özel, Cansever ve nicesi, özgünlükleriyle şiire damgasını vurmuş şairlerimizdir. Romanda, öyküde kendi seslerini bulan yazarlar ustadır. Onlar artık yazı evreninde birer gezegendirler. Onları okuduğumuzda, bu gezegenlerde yolculuğa çıkmış oluyoruz aslında.
Barış Kuran: Aslında sormayı sona sakladığım sorulardan biriydi gençlere öğütleriniz. Ama zaten şu ana kadar pek çok konuda tavsiyelerde bulundunuz bize. Yine de soralım bakalım; okurlarınıza ve okurlarımıza ek olarak söylemek istedikleriniz var mı? Sonuçta bir usta olarak tecrübeleriniz hepimiz için değerli olacaktır.
Kenan Kalecikli: Hiçbir koşulda umutsuzluğa düşmesinler, bu çok önemli... Geleceği biz getireceğiz, birlikte. Bu ülke bizim, içinde yaşadığımız gezegen bizim. İnsana yakışır bir yaşam için, insanlığın ayağa kalkması için önce direnmek, sonra üretken olmak önemli. Dünya hızla kötüye gidiyor, bu doğru. Ama inanıyorum ki bir gün sömürgecilik sona erecek, insan kazanacak. Amerikan ve İngiliz mallarını sürekli boykot etsinler isterim. İnsanlığa hizmettir bu. Herkes kendi evinin önünü süpürürse dünyanın tertemiz olması için çok önemli bir görevi yerine getiririz değil mi?
Dil çok önemli. Dilimize sahip çıkalım. Çünkü çok güzel bir dilimiz var. Yabancı sözcükleri bırakalım artık. Türkçe'nin tadına varalım. Sanatsal bir üretim içinde olan genç insanlar Türkçe'nin büyüsüyle inanıyorum ki daha yetkin ürünler verecekler. Bilgi çok yüce bir değerdir. Okumak gerekir bu değerin tatmak için. Ulusumuzu aşağılamaya çalışanları iyi tanısınlar...Çünkü onlar sömürgeciliğin ülkemizdeki temsilcileridirler. Yazılı ve görsel basında çöreklenen kimi kalemşörlerin nasıl aşağılık yaratıklar olduklarını, halkımızı aldattıklarını bir bilseler, ülkemiz ve insanlık için ne büyük kazanç olacaktır bu. Başka bir konu da şu: Aşk vardır. Giderek daha as rastlanan bir değer olarak kalsa da. Freud'un, Shopenheaur'un tezleri iflâs etti artık. Erich Fromm'u okusunlar. O çok büyük bir bilgedir.
Barış Kuran: Uzunca bir süredir gerek forumda gerekse karşılıklı konuşmalarda çok şey paylaştık. düşLE hem genç bir ortam, hem internet sitesi hem de kendisine edebiyat dergisi deme cüretinde bulunuyor. düşLE'ye katılışınızdan bu yana, gözlemlediğiniz düşLE nedir sizin için? Olması gerekenler, olmaması gerekenler...
Kenan Kalecikli: düşLE gerçekten müthiş şeyler yapıyor. Sanal bir dünyada gerçeği yaşıyor insanlar bu sitede. Tartışma forumları düzeyli. Ne denir? Elinize, yüreğinize sağlık. Sizler gibi gençlerle ülkemiz düze çıkacaktır, ben sonsuz inanıyorum buna. Okuyan, araştıran, üreten bir gençlik... Buna öyle çok gereksinmemiz var ki.Benim düşLE'ye hiçbir olumsuz eleştirim yok. Beğenmeyen varsa daha iyisini yapsın...
Barış Kuran: Sevgili ustam; bu güzel söyleşi için teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Son derece keyifliydi. Her ne kadar zamanımız ancak bu kadarına yetişse de zaten forumda konuşmak ve tartışmak için daha pek çok şansımız olacak. düşLE kalın
Kenan Kalecikli.
Beslediğiniz umudun yüzünüzü kara çıkartmaması dileğiyle; sevi ve düşLE.
Kenan Kalecikli: Ben teşekkür ederim sevgili Barış. Umut boşa çıkmaz; ama ola ki yanılgıdaysak, korkarım yalnız benim değil insanlığın yüzü kara çıkar. Evrensel bir sorun bu, adına çürüme dediğimiz, egemenlerin "uygarlık" diye yutturmaya çalıştığı traji-komik durum. Kesin olan şu ki, insan tükenmez.
Ben buna hep inandım.
Alıntılar
1 K.Kalecikli - "Kartpostal Yazıları - Sevgiliye"
2 Albert Camus - Yabancı
3 George Orwell - Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
4 Barış Kuran - Olmayan Şairin Büyüleri
5 K.Kalecikli - "Kartpostal Yazıları - Sevgiliye"
6 Erdal Alova - Mayıs Notları - Adam Sanat Temmuz 2003
7 K.Kalecikli - "Suya Yazılan Mektuplar - Sevgiliye" |