Bir kadın ve bir erkek bir tartının üstünde birlikte duruyorlar, perdede görünen sadece iki çift ayak. Görüntü yaklaşıyor ve tartının ibresinin sıfırda durduğunu görüyoruz. Ve yazılar geçmeye başlıyor. Aşkın, saf aşkın bundan güzel bir tanımı olabilir mi? Biz bu büyüyü biraz daha uzatmak, en azından filme damgasını vuran ve yüreğimizi liğme liğme eden şarkıyı kimin söylediğini bulmak için beklemek istiyoruz. Oysa yalnız ikimizin olduğu bu sabah seansında, yer gösterici hemen ışıkları yakıyor ve perdede akan görüntüler bir bıçak darbesiyle kesiliyor sanki.
Bir umut çıkışta camekanlara asılı gazetelerden kesilmiş tanıtım yazılarını okuyoruz ama yine de o güzelim şarkıyı kimin söylediğini öğrenemiyoruz. Oya’ya “hemen eve gidelim, internetten buluruz” diyorum. Sıcak bir Haziran öğlesinde koşuşturan kalabalığın arasında yolumuzu bulmaya çalışırken ikimizin aklından da neler neler geçiyor.
Filmin adı “Boş Ev” . Yönetmeni Kim Ki-duk. Kapılara astığı el ilanları sayesinde, geçici olarak boş olan evlere giren, orada birkaç gün kalan banyo yapan, yemek yiyen ama aynı zamanda da evdeki çamaşırları yıkayan, bozuk saatleri, makineleri onaran farklı bir kahraman başrolde. Her ev, çalınacak bir yaşam aslında. Birkaç günlüğüne ait olunan ama asla esir olunmayan bir düzen. Kahraman girdiği evdeki aile fotoğraflarının önünde durarak kendi fotoğrafını da çekiyor. Böyle baktığınızda her ev onun evi, herkes onun ailesi.
Ve birgün girdiği evlerden birinin “boş” olmadığını farkediyor. Bu karşılaşma yaşamını tamamen değiştiriyor. Filmin tamamını anlatmayacağım ama beni en çok etkileyen konuşmadan, duyguların yoğunluğunu gündelik kelimelerle kirletmeden iki insanın birbirine ne çok şey anlatabildiğini görmemdi. Beni şaşırtan diğer bir ikilemse, aşk ve şiddetin bu kadar yanyana olduğu bu filmden çıktığımda aklımda kalan tek duygunun yoğun bir “şefkat” duygusu olmasıydı. Gerçekten de bir erkek bir kadını böyle sevmiş mi hiç, ya da sevebilir mi bilmiyorum ama film, aşkta kadınlar açısından bakıldığında en eksik olan duyguyu işlemişti.
Yani beni seviyorsan, bana sahip çık, beni koru, yaralarımı sar, üstümü ört uyuduğumda ve gözyaşlarımı sil ağladığımda. Ve hatta bana yemek pişir, banyodan çıktığımda giyeceklerimi hazırla yerlere. Hiç bir kadın böyle bir şefkate hayır diyemez ve kadın kahraman da demedi zaten. Hiç tanımadığı, evine gizlice giren, adını bile bilmediği bir adamın peşinden motorun” hadi artık gidiyorum” nidalarına kulak vererek gitti.
Bana kalansa filmin bana anımsattığı bir şiirden dizeler, kulağımda bu yazıyı yazarken 23 kere dinlediğim ve bulduğumda sevinçten deliye döndüğüm Natacha Atlas’ın “Gafsa”sıydı.
“bir yerlerde beklediğini sandığımız büyük rüyalar
galiba artık heyecanlandırmıyor kimseyi
nicedir eksildi içimizden çekip gitme duygusu
eski neşesine bir türlü kavuşamayan kalbim
saçıp savurdu buraya gelene kadar
içindeki şarkıları
şimdi gündelik hayatın sade gürültüsü, kuru düzeni kuşatırken
sessizliğimi
ardına saklandığım kelimeler
kadar bir hayat
ölmeden önce okunacak, yazılacak birkaç kitap” |